Dönemin Bitmesine Bir Hafta Kala

Kendimi sahile attım. Kulaklığım, ben ve deniz... Kalabalığın içinde sahip olduğum bütün dünya bundan ibaretti. Bir köşeye çöktüğümde ellerimle ayaklarımın titremesini durduramıyordum. Güçlükle ayağa kalkıp kumsala indim, sırtüstü uzandım ve kulaklığımı çıkardım. Dalgaların sesi, içimde birbirine çarpan düşüncelerden daha sakindi. Ağlamamak için derin nefesler aldım; her nefeste biraz daha dayanacağımı sandım. Oysa gözyaşlarım ne zaman aktı, fark etmedim. Teyzemin avucuma sıkıştırdığı kağıt ıslanana kadar da fark etmeyecektim. Kağıdı yeniden açtım. Mürekkep suya karışmış, harfler birbirinin içine geçmişti. Elimde artık okunması güç, sıradan bir kağıt parçası vardı. Ne anlattığını bilmiyordum; yalnızca ailemin yıllardır konuşmadığı bir geçmişe ait olduğunu hissediyordum.
Kağıtta yalnızca birkaç satır vardı. Bazı kelimeler suyla dağılmış, geriye yarım bir soyadı, eski bir tarih ve tanımadığım bir hastanenin adı kalmıştı. Teyzem, yıllardır sakladığı bu parçayı artık benim taşımam gerektiğini söylemişti. Ne anlama geldiğini sorduğumda gözlerini kaçırmış, “Ben anlatırsam yalnızca bildiğim kısmı anlatmış olurum; gerçeğin tamamı başka yerde,” demekle yetinmişti. Kağıt bir cevap değil, ailemin benden sakladığı bir şey olduğuna dair ilk somut işaretti.
Yürümeye başladım. Kum ayakkabılarımın içine doldukça öfkem büyüdü; sanki dünya, canımı yakmak için en küçük ayrıntıyı bile önüme sürüyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp bir hışımla uzağa fırlattım. Birkaç adım sonra geri dönüp aldım; eve kadar yalınayak yürüyemeyeceğim gerçeği bile sinirimi bozuyordu. Kulaklığımda bir Sezen şarkısı çalıyor, ben sözlerini duymadan kıyı boyunca ilerliyordum. Sonra yürümek yetmedi. Koşmaya başladım. Denize doğru, kıyıdan değil de kendimden kaçıyormuşum gibi koştum. Su dizlerime yükseldiğinde hala ağlıyordum. Durmadım. Dalgaların içine bıraktım kendimi ve içimde biriktirdiğim ne varsa sesim parçalanıncaya kadar haykırdım. Öfkemi, korkumu, soramadığım soruları denize kustum. Rahatladım mı? Hayır. Yalnızca içimdeki gürültünün artık bir sesi vardı. Bu acı, ailemin suskunluğundan mı doğuyordu, yoksa kendimi ait sandığım yerde bir yabancı gibi hissetmemden mi? Bilmiyordum. Nasıl toparlanacağımı da bilmiyordum. Ama o an, bilmemek bile cevap aramaktan daha hafifti.
Derin bir nefes alıp doğruldum. Denizden çıktım, eşyalarımı topladım ve ıslak giysilerim tenime yapışmış halde eve doğru yürümeye başladım. İnsanlar bakıyordu; baksınlardı. Yüzlerindeki merakı, söylemedikleri cümleleri duyuyor gibiydim: Bu kız ne yaşamış olabilir? Belki de beni düşünmüyorlardı bile. İnsan acı çekerken bütün dünyanın kendisini izlediğini sanıyor, oysa herkes kendi yarasının etrafında dönüyordu. Zamanı geri almak istedim. O hastane koridoruna hiç girmemeyi, o kağıdı hiç görmemeyi, hayatımın ikiye ayrıldığı o ana hiç varmamanın bir yolunu bulmayı... Fakat geri alınabilecek bir şey yoktyu. Önümde yalnızca anlamını bilmediğim işaretler ve konuşmayı reddeden insanlar vardı.
“Siktir et,” dedim içimden. Teoman dinlerken küfretmek her zaman daha kolay gelirdi. Mutsuzken kullandığım o umursamazlık zırhı çoğu kez işe yarardı; bu kez sözcükler içimde yankılanıp geri dönüyordu. Eve vardığımda sapasağlam karşılarında durduğuma sevinen yüzlerle karşılaştım. Annem, Sinan, telaşlı bakışlar ve aynı soru: “İyi misin?” Gülmekle bağırmak arasında kaldım. “Mükemmelim!” diye seslenip odama yöneldim. Kapıyı öyle sert çarptım ki duvardaki çerçeve sallandı. Daha önce hiç kapı çarpmamıştım. Demek insan, kendine ait sandığı hayatın kapısını kapatamadığında odasının kapısını çarpıyordu. Yatağın kenarına oturup ıslak saçlarımdan süzülen damlaları izledim. Bu bir son değildi. Bundan sonra hayat, ben ve cevabını henüz bilmediğim sorular vardı.

Maceraperest olmayı hep istemiştim. Bir sırt çantasına birkaç parça eşya koyup bilmediğim şehirlere karışmayı, kimsenin geçmişimi sormadığı sokaklarda yürümeyi, dünyayı baştan tanımayı... Şimdi bu hayal özgürlükten çok kaçışa benziyordu. Yine de bu evden, suskunluklardan ve her köşeye sinmiş kuşkudan uzaklaşmanın beni iyileştireceğine inanmak istiyordum. Okulun bitmesine bir hafta kalmıştı. Biriktirdiğim parayı yol için ayıracak, eksiklerimi tamamlayacak ve sonra kendimi yollara bırakacaktım. Belki benim gibi içindeki ağırlığa bir şehir sığdıramayan birine rastlardım. Belki de nereye gidersem gideyim kendimi yanımda taşıdığımı anlardım. Şimdilik tek dileğim, hayatın daha fazla dağılmamasıydı.
Ertesi sabah beni telefon alarmı değil, apartman girişinde bekleyen Gamze’nin kahkahası ayılttı. Daha dünün tuzu saçlarımdan, denizin boğucu kokusu tenimin üzerinden çekilmemiş gibiydi. Nasıl hazırlanıp evden çıktığımı hatırlamadan kendimi okul kapısında, onun hiç ara vermeyen konuşmalarının ortasında buldum.
“Kızım, yine ortadan kayboldun! Kaç kere aradım, telefon sanki suratıma kapanıyor. Söyle bakalım, bu kez hangi dünyalardasın?”
Gamze’nin hızlı, mahalle ağzına çalan cümleleri kafamdaki uğultuyu ancak birkaç saniyeliğine bastırabildi. Elimi çantamın askısına doladım; sanki sıkı tutarsam dağılmayacaktım.
“Bir şey yok, Gamze. Dalmışım işte. Okulun bitmesine şurada bir hafta kaldı; sınavlar, proje, mezuniyet telaşı...”
Stres mi? Teyzemin verdiği yarım kağıdı, hastanenin adını, eski tarihi ve evde herkesin aynı konu açıldığında susmasını hangi kelime taşıyabilirdi? Henüz ne olduğunu bilmiyordum; fakat benden saklanan bir şey bulunduğundan emindim. Gamze yüzümdeki solgunluğu sınavlara ve mezuniyete yorsun istiyordum. Kuşkumu sesli söylersem ailemin sessizliği daha da büyüyecekmiş gibi geliyordu. Zaten bir hafta sonra... Yedi gün dayanacak, sonra sırt çantamı omzuma geçirip hepsini arkamda bırakacaktım. En azından planım buydu.
Tam o sırada koridorun köşesinde Burak Hoca göründü. Uzun boyu, üzerine kusursuz oturan ceketi ve kalabalığı ikiye bölen kendinden emin yürüyüşüyle bize yaklaşıyordu. Kalbim bir an ritmini şaşırdı. Bunun nedenini düşünmeye fırsat bulamadan Gamze sustu.
Ooo, bakın hocanız da teşrif etti, diye fısıldadı Gamze, dirseğiyle hafifçe karnımı dürterek. Adamdaki havaya bak, bizim fakültede yürüdüğü an bütün kızların radarında.
Gözlerimi devirmemek için önüme baktım. Burak Hoca tam karşımızda durduğunda bakışları doğrudan beni buldu. Yüzünde, ne düşündüğünü ele vermeyen hafif bir gülümseme vardı. O bakışın beni huzursuz eden yanı yakınlığı değil, tanıdıklığıydı.
“Günaydın, Buğlem. Günaydın,” dedi Gamze’ye de başıyla selam vererek. Sesi, sanki aramızda daha önce hiç bir tuhaf sessizlik yaşanmamış kadar rahattı. “Son hafta nasıl gidiyor? Mezuniyet projesi, evraklar... Her şey yolunda mı?”
Gamze benden önce davranıp neşeyle başını salladı. “Her şey yolunda hocam. Az kaldı, kurtuluyoruz şükür.” Ben ise boğazımdaki düğümü yutmakla yetindim.
“Yolunda, hocam,” dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak. “Bitiriyoruz işte.”
Uzaklaşırken gözlerim istemsizce arkasına takıldı. Burak Hoca... Fakültenin genç, mesafeli ve herkesin dikkatini çeken hocasıydı. Benim içinse bundan daha rahatsız edici bir anlam taşıyordu. Ona baktığımda zihnimde adı olmayan bir kapı aralanıyor, arkasından çok eski bir tanıdıklık hissi sızıyordu. Sesindeki vurgu, başını hafifçe yana eğişi, gülümserken gözlerinin kenarında beliren çizgi... Bunların hiçbirini daha önce görmemiş olmam gerekiyordu. Yine de ruhum, bu yabancı yüzde kaybettiği bir hatırayı arıyordu. Ona çekildiğim için değil, onu nereden tanıdığımı çözemediğim için bakıyordum; kendime bunu söyleyip duruyordum.
Birkaç adım sonra Burak Hoca’nın yavaşladığını gördüm. Elindeki dosyanın kenarını gereğinden sıkı tutmuştu. Omzunun üzerinden dönüp bakacakmış gibi oldu, sonra vazgeçti. O küçücük tereddüt, içimdeki huzursuzluğu daha da büyüttü. Sanki yalnızca ben değil, o da çözemediği bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu.
Bu düşünceyi saçma bulup kendimi silkeledim. Burak Hoca’nın her kritik anda karşıma çıkması tesadüf olabilirdi. Ailemin suskunluğuyla onun bakışları arasında bağ kurmak için hiçbir nedenim yoktu; yine de kağıttaki hastane adı zihnime takıldığından beri her ayrıntıya gereğinden fazla anlam yüklüyordum.
Ders zili çaldığında Gamze’yle sınıfa geçtik. Ne anlatılanları duyabiliyor ne de tahtadaki cümleleri takip edebiliyordum. Aklım takvim yapraklarına takılmıştı. Bir hafta. Yalnızca yedi gün. Sonra bu koridorlar, Burak Hoca’nın anlamını çözemediğim bakışları ve evde beni bekleyen suskunluk geride kalacaktı. En azından ben böyle olmasını istiyordum.
Parmaklarım çantamın cebindeki telefona gitti. Kenan’ın “Bugün çıkışta kahveye kalıyor muyuz?” mesajını gördüm. Cevap yazmadan ekranı kapattım. O gün kimseye ayıracak bir cümlem yoktu. Kendimle baş başa kalıp içimdeki gürültüyü susturmam gerekiyordu. Eve dönüp dört duvar arasında boğulmak yerine, adımlarımı beni sorgulamadan kabul eden kıyıya çevirdim.
Çok geçmeden kendimi küçük teknenin içinde, kıyıdan uzaklaşırken buldum. Kampüsün kalabalığı, Burak Hoca’nın bakışları ve kafamın içinde birbirine çarpan sesler geride kaldı. Kürek palası suya değdiği anda zamanın ritmi değişti. Ahşabın yuvasındaki tok sesi, suyun düzenli şıpırtısına karışıyor; her çekiş, zihnimi kemiren bir cümleyi benden biraz daha uzaklaştırıyordu.
Serin rüzgar yüzümü yalayıp geçerken koyu mavi su, evde bulamadığım tuhaf bir güven veriyordu. Her kürek çekişinde kollarım biraz daha yanıyor, kaslarım geriliyordu. Bu somut yorgunluk, adı olmayan acılardan daha dürüsttü. Bedenim yoruldukça zihnim gevşiyor, içimdeki düğümler birer birer çözülüyordu. Su benden açıklama istemiyor, neye inanacağımı söylemiyor, yalnızca ağırlığımı taşıyordu. Koca dünyada kendime yalan söylemediğim tek yer burasıydı: sessiz, dilsiz ve hiçbir geçmişe ait olmayan bu açıklık.
Kıyıya döndüğümde üzerimdeki ıslaklığı ve kollarımdaki yorgunluğu umursamadan eve geçtim. Günlerdir içimde biriken sis, kürek çektiğim saatlerin ardından biraz dağılmıştı; fakat evdeki suskunluk kapalı kapıların ardında beni bekliyordu. Zaman bazen hızlanıyor, bazen hastane koridorundaki o tek ana saplanıp kalıyordu. Nereye ait olduğumu bilemediğim bu belirsizlikte kendimi günden güne kaybediyordum. Okulun bitmesine yalnızca bir hafta vardı. Yedi gün sonra elimde ne kalacağını bilmiyordum. Kaçmak hala en kolay seçenek gibi görünüyordu; ama ilk kez, gitmeden önce sorularımı açıkça sormam gerektiğini düşündüm.