Aylar Önce — İstanbul’a Taşındığımız Gün

Eşyalar evin dört bir tarafına dağılmış, adım atacak yer dahi yoktu. Babam bir taraftan, Çocuklar rahat durun! Buğlem dikkat et kardeşine, kartonda kırılacak eşyalar var demesiyle, Sinan’ın top sevdası yüzünden olacaktı ki olan olmuştu. Anneniz görmeden hemen toparlayın şurayı dedi babam.
Sinan ablacığım, beğendin mi yaptığını? Dikkat et, kolinin kapağını açma, içerisinde cam kırıkları olabilir, elini kesmesin! İlk kez yapmıyorsun ki bunu ablacığım, kaç kez dedim sana ev içerisinde top oynama diye. Küçükken de böyleydin, sürekli top oynardın. Büyüdün, yine top sevdası değişmedi.
Abla tamam, annem gelmeden şu ortalığı bir toparlayayım sonra söyleyeceklerini söylersin, yoksa senin yüzünden elimi keseceğim!
Sinan lise ikinci sınıftaydı. Zeki ve pek haylaz bir öğrenciydi. Kardeşimle küçükken pek anlaşamasak da büyüdükçe arkadaş gibi olmuştuk. İkimizin birbirinden başka yakın arkadaşı da yoktu. (Pardon, Sinan’ın bir de topları vardı.)
Babamın mesleğinden dolayı çok sık şehir değiştirirdik. Şehre alışmaya ve arkadaş edinmeye kalmadan o şehirden o şehre gider olduk. Babamın tayini üzerine taşınmamız ve benim de naklimi İstanbul’a aldırmamdan dolayı galiba bu şehre alışmamız kolay olacak gibiydi. Çünkü bizim için bu son şehirdi. Babam emekliliğini istemişti, ben de üniversiteye burada gidecektim. Her şey çok güzel olacaktı.
Çocuklar, yine yapmışsınız yapacağınızı, sizi boş bırakmaya da gelmiyor! diyerek mutfaktan çıkageldi annem.
Anne, Sinan’ın top merakı yüzünden oluyor bunlar, valla benim bir suçum yok!
Buğlem, kardeşine yardım ediver hadi, çaylarınız soğumadan gelin buraya. Kemal Bey, çay yaptım, hadi soğutmadan gelin siz de diye babama seslendi annem.
Çaylarımızı içerken kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda hiç tanımadığım bir bayan ve yanında benim yaşımda bir kızı vardı.
Kızım kimmiş? dedi annem ve yanıma geldi.
Merhabalar efendim, ben Selma, yan dairede oturuyorum. Yeni taşındınız galiba, 'hoş geldiniz' demeye geldik, bu da kızım Gamze. Kızım hoş geldin desene.
Merhabalaştık. Biz hiç içeriye girmeyelim, yerleşince tekrardan geliriz. Vaktiniz olmaz diye size kek börek falan yaptım, şimdiden afiyet olsun.
Niye zahmet ettiniz Selma Hanımcım, ne gerek vardı? Tekrardan çok teşekkür ederim. İyi günler.
Kemal Bey, Bak görüyor musunuz, onca ev değiştirdik, ilk günden kek börek yapıp getirmişler, vallahi ben burayı şimdiden çok sevdim! Hepimiz güldük. Hatice Hanım, Ben de sevdim, umarım her şey istediğimiz gibi olur dedi babam.
Hadi bakalım inşallah, çaylarınızı böreklerinizi yiyip içip kalkın, daha yapılacak çok işimiz var dedi annem.
Gerçekten de yapılacak çok işimiz vardı. Benim ve kardeşimin odası boyanacak, eşyalar yerleşecekti.
Umarım iki günde toparlanır, yerleşebiliriz dedim.
Sinan, neden iki günde apar topar yerleşiyoruz ki? dedi.
Ya şapşal, pazartesi okul başlıyor, ondan olabilir mi? dedim. Kardeşim okulun başlayacağına biraz üzülse de yeni arkadaşlarını tanıyacağı ve kalıcı olarak yerleştiğimiz için biraz sevinmişti.
Annem çay bardaklarını toplarken babam kollarını sıvayıp salonun ortasında duran kolileri ayırmaya başladı. Her kutunun üzerine annemin düzgün el yazısıyla bir oda adı yazılmıştı: mutfak, salon, Buğlem, Sinan... İnsan hayatının birkaç kelimeye ve bantlanmış kartonlara sığabilmesi tuhafıma gitti. Yıllardır bir şehirden diğerine taşınırken geride bıraktığımız evlerin hiçbirini gerçekten evimiz sayamamıştım. Bu kez farklı olacağına inanmak istiyordum. Babamın “Son kez taşınıyoruz,” derken sesindeki rahatlık, içimde küçük de olsa bir güven duygusu uyandırmıştı.
Kendi odamın kolilerini açmaya başladığımda en üstte eski defterlerim çıktı. Her taşındığımız şehirden bir şeyler yazmıştım: sevdiğim sokakların adlarını, vedalaşamadığım arkadaşlarımı, bir daha görmeyeceğim öğretmenleri... Sayfaları karıştırırken, her başlangıcın içinde küçük bir ayrılık taşıdığını düşündüm. Defterlerden birini pencerenin önüne bıraktım. Karşı apartmanın balkonunda az önce kapımıza gelen Gamze’yi gördüm. Elinde mandal sepetiyle çamaşır asıyor, bir yandan da telefonda yüksek sesle konuşuyordu. Beni fark edince telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırıp iki eliyle birden el salladı. Ben de gülümseyerek karşılık verdim.
Akşamüstü kapı yeniden çaldı. Bu kez karşımda yalnızca Gamze vardı. Daha ben bir şey söylemeden, “Annem seni de çağırdı sanma, bu defa ben geldim,” dedi. “Mahallede kaybolmadan önce sana kısa bir tur attırayım. Hem okulun yolunu da gösteririm.” Anneme baktım. Daha kolilerin yarısı açılmamıştı ama yüzümdeki isteği görünce, “Bir saat içinde dönün,” diyerek izin verdi. Gamze merdivenlerden inerken konuşmaya çoktan başlamıştı. Hangi bakkalın veresiye yazdığını, hangi fırının poğaçasının güzel olduğunu, apartman yöneticisinin neden herkesle kavgalı olduğunu birkaç dakika içinde öğrendim.
Sokağın sonundaki küçük parka vardığımızda Gamze bir banka oturup çantasından iki meyve suyu çıkardı. Birini bana uzatırken, “Sürekli taşınmak zor olmalı,” dedi. İlk kez sesi yavaşlamıştı. Omuz silktim. “İnsan alışıyor,” dedim; fakat bunu söylerken kendime bile inanmadım. İnsan ayrılıklara alışmıyor, yalnızca bağlanmamayı öğreniyordu. Gamze gözlerini kısıp beni inceledi. “Burada bağlanabilirsin,” dedi. “Biz kolay kolay bir yere gitmeyiz.” Bu cümleyi şaka gibi söylemişti ama içimde beklemediğim bir yere dokundu. Belki de ilk kez, biri hayatımda kalacağına daha beni tanımadan söz veriyordu.
Konuşa konuşa okulun bulunduğu caddeye kadar yürüdük. Gamze’nin de benimle aynı üniversitede okuduğunu, hatta bazı ortak derslerimizin bulunduğunu öğrenince rahatladım. Pazartesi sabahı birlikte gitmeye karar verdik. “Sakın beni bekletme,” dedi, parmağını tehdit eder gibi sallayarak. “Ben geç kalırsam bir bahanem olur ama sen geç kalırsan ikimizi de yakarsın.” Kahkaha attım. Daha birkaç saat önce tanıştığım bu kızın yanında kendimi garip biçimde rahat hissediyordum. Belki yeni bir şehre alışmak, bir insanın sesini tanıdık bulmakla başlıyordu.
Eve döndüğümde salon biraz olsun düzene girmişti. Sinan televizyonun kablolarıyla uğraşıyor, babam kitaplığı kurmaya çalışıyor, annem de mutfaktan hepimize talimat yağdırıyordu. Gamze’nin getirdiği börekten kalan son dilimi alıp yere, açılmamış kolilerin arasına oturdum. O an, dağınıklığın içinde ilk kez kendimi yabancı hissetmedim. Bu ev henüz bize benzemiyordu ama seslerimiz duvarlara sinmeye başlamıştı. Sinan topunu ayağıyla bana yuvarladığında yakalayıp geri attım. Annem görmeden ikimiz de çocukça güldük.
Gece yatağıma uzandığımda oda hâlâ boya ve karton kokuyordu. Perdeler takılmadığı için sokak lambasının ışığı doğrudan tavana vuruyordu. Gözlerimi kapattığımda kendimi uzun, beyaz bir koridorda yürürken gördüm. Duvarlarda aile fotoğraflarımız asılıydı; fakat her fotoğrafta babamın yüzü silinmişti. Koridorun sonunda biri bana sırtı dönük biçimde duruyor, elinde buruşturulmuş bir kâğıt tutuyordu. Yaklaştıkça ayaklarım ağırlaştı. “Kimsin?” diye seslendim. Adam dönmedi. Yalnızca, “Bazı gerçekler geç kalınca insanın bütün geçmişini değiştirir,” dedi.
Ter içinde uyandım. Odanın kapısında babam vardı. Elinde tornavida, yüzünde yorgun ama sıcak bir gülümsemeyle, “Korktun mu kızım?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. Rüyadaki silinmiş yüzle karşımda duran adamı aynı anda düşünmek istemedim. Babam pencerenin kenarındaki gevşek vidayı sıkıp çıktı. Ardından uzun süre kapıya baktım. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı; sonra bunu taşınmanın yorgunluğuna verdim. Çünkü o günlerde insanın hayatını değiştirecek gerçeklerin, en güvendiği sesin arkasında saklanabileceğini henüz bilmiyordum.
Pazartesi sabahı alarm çalmadan uyandım. Sinan üniformasının kravatıyla boğuşuyor, annem mutfakta beslenme çantası hazırlıyor, babam anahtarlarını ararken hepimizi acele ettiriyordu. Çantamı omzuma takıp apartmanın kapısını açtığımda Gamze’yi duvara yaslanmış beklerken buldum. “Üç dakika geciktin,” dedi. “İlk günden siciline işledim.” Birlikte durağa yürürken arkamı dönüp apartmana baktım. Pencerede babam bize el sallıyordu. Ben de karşılık verdim. O anda bu şehrin hayatımın son durağı olduğuna gerçekten inandım. Oysa bazı başlangıçlar, insanı varacağı yere değil; yıllardır kaçtığı gerçeğe götürürdü.
Otobüsün ani freniyle geçmişten sıyrıldım. Gamze hâlâ telefonda söyleniyor, Kenan kapının yanında beni bekliyordu. Aylar önce başlayan dostluğumuzun ilk gününü düşünürken bugünkü sözümü yine unutmuştum.