Kırılma Anı

 

Aylar sonra, o gün duyacağım birkaç kelimenin altında ezileceğimi henüz bilmiyordum. Hastane bahçesinde karşıma çıkan adam, uzun süredir taşıdığım acıya başka bir yerden bakmamı isteyecekti. Ne söylemek üzere olduğunu ne de sözlerinin beni neden bu kadar sarsacağını o anda anlayabilecektim. Bildiğim tek şey, bazı cümlelerin cevap vermeden de insanın içindeki bütün dengeleri değiştirebildiğiydi.

Ne zaman geçer? diye sordu kadın.

Adam bitmiş sigara izmaritini yere atıp bir yenisini yaktı ve tekrar yürümeye başladılar.

Nefes almadığında geçecek dedi. Derin bir uykuya daldığında unutacaksın ama kolay yolu arıyorsun, çabuk pes ediyorsun dedi adam. Yutkunarak konuşmasından üzgün olduğu anlaşılıyordu. Sigaradan derin bir nefes daha aldı ve Unutmak mı istiyorsun? İlk önce onu affetmelisin. Bir de böyle dene diye sözlerine devam etti.

Ağlıyordu kadın. Neler yaşadığımı görmüyor musun? Hıçkırmaktan konuşamayacak duruma geldiğinde, Ondan nefret ediyorum, benden böyle bir şeyi nasıl istersin? diye bağırdı. Ses tonunun ne kadar yüksek olduğunun farkında değildi; ta ki yoldan gelip geçen yabancı gözler, neler olup bittiğini anlamak için kadına dikkatle bakıncaya kadar...

Bana döner misin? dedi adam.

Kadın birden irkildi ve adam cebindeki mendili çıkartıp kadının gözyaşlarını sildi. Nefreti ortadan kaldırmak için onu affet diyorum sana. Nefret etmek, bir insanı sevmenin en acımasız halidir. Çaresiz kalırsın. İçinde ona hissettiklerin sevgi değildir artık. Seni anlıyorum ama dene lütfen dedi adam. Çünkü o senin baban.

Ve kadın bir anda yere yığıldı. Bir gerçeği öğrenmenin ağırlığı mıydı onu yere yıkan, yoksa bu zamana kadar yaşamış olduğu yalan hayat mıydı?

Anlamsızca bağırmaya başladı kadın. Anlamsızdı; çünkü anlaşılmayacak kadar derin bir cümle duymuştu: Çünkü o senin baban.

Ne yapacağını bilemez halde, şaşkınlıkla etrafa bakıyordu. Gördüğü bütün evler, gördüğü bütün ağaçlar sanki üstüne üstüne geliyordu. Etraf aydınlanıp gidiyordu ama onun gördüğü koca bir karanlıktı...

Boğazı düğüm düğüm, ayakları titrek, elleri soğuk; ayağa kalkmaya çalıştı. Sonrası koca bir boşluk. (Şebnem)

Gözlerini açtığında nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Odanın kapısı yavaşça açıldı. Hemşireyi görür gibiydi. Elindekileri masaya bırakıp İyi misiniz? diye sordu hemşire. Nerede olduğunu açıklamasına fırsat vermeden hemşirenin sözünü kesti. Serumu kolundan çıkartıp attı, ani bir hareketle ayağa kalkmaya çalıştı. Başı dönüyordu, tutuna tutuna koridorlarda ilerledi. İyi hissetmiyordu ama orada kalmaya da gücü yoktu. 

Hastane koridorlarında sabaha kadar beklediği öldü sanıp hastane koridorlarında babası için ağladığı o  günü hatırladı... Her şey o kadar anlamsız ve karmaşıktı ki. Beyni cevabını bulmak istediği sorularla kaplıyken düşünüyordu; ölen adam onun öz babası olmayabilirdi. Ya yıllardır anlatılmayan şey, sandığından bambaşka bir geçmişe uzanıyorsa? 

“Bilmediğim bir hikâyenin hesabını kime sorabilirim?” dedi. “Önce neyin gerçek olduğunu öğrenmem gerek.”

Cevabını bilmediği sorular yüzünden hayatını nasıl baştan değerlendirebilirdi?

İlk önce gerçek babamın yokluğunu aratmadığı için... Eğer yaşasaydı ve gerçekleri önceden öğrenseydi, babası sandığı adama kızmaz, ona teşekkür ederdi. Evet, evet, ona teşekkür ederdim.

Biraz sesli düşünmüş olacak ki etrafındaki insanlar ona bakıyordu. Ama bu yaşanmışlıklar, ona kızgın olmadığı anlamına gelmezdi. Öz babasından artık daha da nefret ediyordu.

Koca bir yalan üzerine kurulmuş bir hayatı şimdi nasıl baştan yazabilirdi?

Elindeki kahveyi dökmemek için merdivenlerden yukarı yavaş yavaş çıkan adam, odanın kapısına gelince duraksadı. Kapıyı açık görünce şaşırmıştı. Tuvalete gitmiş olabilir dedi kendi kendine. Hemşireyi görünce, Pardon hemşire hanım, yaklaşık yirmi dakika önce burada bir kadın yatıyordu. Şimdiyse oda bomboş, burada yatan kadın nerede? diye sordu. Hemşire, Apar topar yatağından kalkıp gitti dedi.

Kafası allak bullak olmuştu. Farkında olmadan elindeki kahveyi şokun etkisiyle yere dökmüş olacak ki hemşire, Beyefendi, iyi misiniz? diye sordu. Adam, Siz benimle dalga mı diyorsunuz? Yarı baygın yatan bir hastanın odadan çıkmasına nasıl izin verirsiniz, burası nasıl bir yer böyle?! diye bağırarak koşmaya başladı. Çarptığı insanların homurtularına aldırış etmeden daha da hızlı koşuyordu. Nefes nefese kalmıştı. Nereye gidebilir o halde? Allah’ım, sen aklıma mukayyet ol! diyerek merdivenlerden aşağı indi.

Adam, bu kadar şoku üst üste kaldıramayacak derecede yorulmuştu. Kadını yaşadıklarını düşünemiyordu. Tükenmişlik noktasına geldiğini hissediyordu. Bunların hiçbiri sevdiği kadını kaybetmesine sebep olamazdı. Bahçeye çıktı ve derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı.

Bankın köşesine oturmuş kadını karşısında görünce ona doğru yürüdü. Sessizce oturdu yanına. Kadın, adamın geldiğini hissedince biraz olsun rahatladı.

Adam, Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun? Bu halde nereye gidersin, hadi kalk gidiyoruz dedi. Kadın adamın söylediklerini kulak ardı ederek, Beni hiç bırakma dediğim günü hatırlıyor musun? diye sordu. Üsküdar'daydık. Kız Kulesi'nin tam karşısında. Yorulmuştuk, dinlenmek için oturduk; daha doğrusu ben seni zorla oturtmuştum. Elinde kağıt helva, bir yandan yiyor bir yandan bana laf yetiştirmeye çalışıyordun.

Şu anda olduğu gibi... Bak, hala oturuyor. Kime diyorum ben, kalk hadi! Yeter bu kadar bahçe sefası, odaya çıkıyoruz ve dinleniyorsun. Bu gece buradayız dedi adam. Ben iyiyim dedi kadın ama iyi olmadığı sesinin titrekliğinden anlaşılıyordu. Ayağa kalkmak istedi, hafifçe sendeledi, düşecek gibi oldu. Adam düşmesini engelleyerek kadını bileğinden kavradı. Şu halinle 'iyiyim' diyorsun, sana ne diyeceğimi artık bilemiyorum, dedi adam ve kadını kavrayarak kucağına aldı. Sen benim bu hayattaki en kıymetli hazinemsin. Canın yanıyor ama şuan için sağlığına dikkat etmemiz gerekiyor. Bu yüzden iyi olman gerek.

Odaya çıkarttığında hemşireyi dikkatlice uyardı. Kadın, Çok korkuyorum, peki şimdi ne olacak? dedi uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı ancak başaramadı. Adam, uzanmasına yardım ederek. Ben yanındayım sevgilim, endişelerin endişem, korkuların korkum olacak. Birlikte atlatacağız ve hepsi bitecek dedi. Kadın gülümseyerek, Seni seviyorum dedi. Adam kadını öperek, ben de diye karşılık verdi. Kadın, Anlatıyordun, yarım kaldı, anlatmayacak mısın? diye sordu. Adam ilk başta anlamamıştı. Üsküdar'daydık, sana laf yetiştiriyordum... Ee, devam et hadi dedi kadın. Adam kendine bir bardak su koydu, bardağı bıraktıktan sonra cam tarafında duran sandalyeyi kadının başucuna çekti. Kadının ellerini kavrayarak gözlerine upuzun baktı. 

Zaman dursa, böyle kalsak... Seninle yaşlanmayı istiyorum, bir ömür birlikte geçireceğimiz upuzun yıllarımız olacak. Seninle bir ömür, şayet ömür yetmezse Allah bizi ahir zamanda birbirimize kavuştursun dedi adam. Kadın Amin diyerek cevap verdi.

Adam kadının gözlerinin içine bakarak sözlerine devam etti: Sen bana laf yetiştirmeye çalışıyordun, bense rüzgarda esen saçlarını yüzünden atmaya çalışıyorum. Seni dinliyorum. Seyrediyorum doya doya. Yine böyle ellerin avuçlarımın içinde, sımsıkı tutuyorum. Gözlerini kapat demiştin. Hayal et... Seninle yaşlandığımız zamanı. Seyahatlerimizi.. En çok istediğimiz hayallerimizde yaşadığımız planlarımızın olmasının bile hayalini seninle kuruyor olmak bu dünyadaki bana verilmiş en değerli hediyeydi. Okuduğumuz kitaplardan oluşturduğumuz seyahat planlarımızı bunun hayalini kurabilmek bile benim için bir lütufken şimdi karşımdasın. Çocuklarımızı, hatta torunlarımızı. İlk çocuğumuzun ismini... Her şeyi hayal ettiğimiz o günü nasıl unutabilirim? dedi adam. İnsan sevdiğiyle kurduğu gelecek hayallerini unutabilir mi? dedi adam.

Kadın gözyaşlarını sildi ve adamın ellerini tutarak öptü. Ben kendime ne güzel bir sevgili, eş, hatta en yakın arkadaş seçmişim. Çok güzelsin dedi adama bakarak. Ben seninle, biz olduğumuz sürece güzelim dedi adam. Sen yeter ki vazgeçme benden, ne de bu hayattan. Sımsıkı sarılalım birbirimize kenetlenelim ve söz veriyorum, ben de bu elleri hiçbir zaman bırakmayacağım dedi adam.

Kadın adamın gözlerinin içine sanki son kez bakıyormuş gibi uzun uzun baktı. Sonra içtenlikle gülümsedi derinden ama içi hala yanıyordu ve bu yangın uzun bir zaman sönemeyecek kadar kuvvetliydi.