Kendi Kalbine Ev Olmak

Belki de asıl mesele, bir gün aynaya baktığında eksilen taraflarını yamamaya çalışmaktan vazgeçip o boşluklarla birlikte ayakta durabilmeyi öğrenmektir. Çünkü insan, başkalarının elleriyle ördüğü duvarlar yıkıldığında ilk kez kendi toprağına basar. O toprak ilk başta serttir, kurudur, hatta adımlarını acıtır; ama kendi ayak izini gördüğün ilk yer de orasıdır. Yıllarca başkalarının beğenisine, onayına, sevgisine sığınarak büyüttüğün o sahte güvenlik alanı çöktüğünde korkarsın. Sanki dışarıda yapayalnız, kimsesiz kalmış gibi hissedersin. Oysa asıl kimsesizlik, kalabalıklar içinde kendine yabancılaşmaktır.

Peki sen en çok ne zaman kendi toprağından vazgeçtin? Birine ait olabilmek için kendi köklerini söktüğünde mi, yoksa seni anlamayan bir kalbe kendini sığdırmaya çalıştığında mı? Her defasında biraz daha küçüldün, biraz daha sessizleştin. "Eğer yeterince iyi olursam kalırlar" sandın. Oysa kalmak isteyen insan bahaneler aramaz; gitmek istedikten sonra ne kadar fedakarlık yapsan boştur. Bunu anladığın an canın yanar, çünkü kandırıldığını değil, en çok da kendini kandırdığını fark edersin. Ama bu fark ediş bir son değil, uyanıştır.

Birini çok sevdiğinde, kendi sınırlarını silip süpürmenin adı fedakarlık değildir. Sevgi, kendi varlığını bir başkasının haritasına kurban etmekle başlamaz. Aksine, kendi sınırlarına sahip çıktığın, "Ben buradayım ve bu benim hikayem" diyebildiğin ölçüde gerçek bir anlam kazanır. Ama biz hep yanlış yerlerden öğrendik sevilmeyi. Koşullu cümlelerle büyüdük: "Uslu olursan sevilirsin, sesini çıkarmazsan kalırlar, fedakarlık edersen değerli olursun." Oysa ruhun bu tüccar mantığından nefret eder. Ruh, pazarlık istemez; var olduğu gibi kabul edilmek, sorgulanmadan kucaklanmak ister.

Hala hayatındaki insanlara bir sınavı kazanır gibi kendini kanıtlamaya mı çalışıyorsun, yoksa olduğun gibi kabul edilmediğin masalardan sessizce kalkmayı öğrendin mi? İnsan büyüdükçe anlıyor ki; her yerde ve herkese açıklama yapmak zorunda değiliz. Seni anlamak istemeyen birine kelimelerini tüketmek, rüzgara karşı şiir okumak gibidir. Sesin yorulur, nefesin tükenir ama karşı taraf sadece esintiyi hisseder. O yüzden bazen en güçlü cevap, hiçbir şey söylememektir. Senin sessizliğin, en gürültülü cümlenden daha çok şey anlatır aslında anlayabilene.

İşte bu yüzden, bir gün her şey bittiğinde ve o sessizlikle baş başa kaldığında, içindeki o küçük çocuk sana sadece şunu fısıldar: "Ben artık saklanmak istemiyorum." Saklanmaktan yorulan yanını şefkatle kucakla. Çünkü insanın kendiyle barışması, kusursuz olmasından değil; kusurlarıyla, yaralarıyla, hırpalanmış halleriyle bile sevgiye layık olduğunu anlamasından geçer. Bir gün gelir, seni anlamayanlara açıklama yapmaktan vazgeçersin. Haklı çıkma çabasını bir kenara bırakırsın. Çünkü bilirsin ki, senin gerçeğini yalnızca kendini duymaya cesareti olanlar anlayabilir. Herkese kendini kanıtlamak zorunda değilsin.

Ve belki de iyileşmenin en güzel yanı, artık başkalarının sana ne kadar değer biçtiğiyle ilgilenmemektir. Kendi paha biçilemezliğini keşfettiğin o an, dışarıdan gelen hiçbir rüzgar seni sarsamaz. Ne birinin gidişi eksiltir seni, ne de birinin geç kalışı sabrını tüketir. Artık başkalarının hikayesinde figüran olmayı reddedersin. Kendi hayatının başrolüne geçtiğinde, etrafındaki sahte sahneler teker teker düşer. Kalanlar seninle yürür, gidenler kendi yoluna devam eder. Sen ise sadece yürürsün; hafiflemiş, arınmış, kendi iç sesine kavuşmuş olarak.

Peki, arkana baktığında gördüğün o yollar sana ne anlatıyor? Kaybettiğini sandığın ne varsa, aslında seni sana kavuşturan birer basamak değil miydi? Hayat bazen planlarımızı altüst eder; çünkü bizim kendimiz için kurduğumuz daracık kalıplar, ruhumuzun genişlemesine izin vermez. Kırıldığın yerden büyürsün, eksildiğini sandığın yerden çoğalırsın. O yüzden gidenlerin arkasından kapıyı kapatırken üzülme; çünkü o kapı kapanmasa, içeriye o yepyeni güneş ışığı asla sızamayacaktı.

Şimdi derin bir nefes al ve kalbine dokun. Bugün hala taşıdığın o eski yükleri, kimseye kanıtlayamadığın haklılıkları, bittiği için üzüldüğün ama aslında seni özgürleştiren ne varsa hepsini orada bırak. Unutma, en uzun yolculuk dışarıdaki dünyayı dolaşmak değil, kalbinin en kuytu, en karanlık odalarına ışık götürebilmektir. O odayı aydınlattığında, dışarısı ne kadar karanlık olursa olsun, senin içindeki güneş asla batmaz.

Ve o an gelir; dışarıdan beklediğin o şefkatli ellerin aslında kendi avuçlarının içinde saklı olduğunu fark edersin. Yıllarca başkalarının sığınağı olsun diye aradığın o ev, meğer kırık dökük hallerinle bile kucak açtığın kendi göğsünmüş. Kendine sarılırsın. Öyle sıkı, öyle şefkatle sarılırsın ki, o güne kadar seni yaralayan ne varsa sanki bu kucaklaşmada eriyip gider. Artık kimsenin seni kurtarmasını beklemezsin; çünkü bilirsin ki sen, kendi küllerinden doğmayı öğrenmiş bir kadınsın. Ve kendi ışığına kavuştuğun o günden beri, zaten hep eve dönüyorsun; en nihayetinde, kendi kalbinin en derin ve en emniyetli köşesine.